Ynt: Tek Başıma Otomobil ile İran - Azerbaycan - Gürcistan - Ermenistan; 15.500 km Overland
Tebriz
Gürbulak Sınr Kapısı’nı geçtikten sonra önümde uzanan ıssız çöl yolundan Tebriz’e yöneldim. Otoyol boyunca köy ve kasaba sapakları vardı, asfalt yerleşim birimlerinin içlerinden geçmiyordu. Akşamüstüne doğru Tebriz’e vardım.
Tebriz, İran’ın kuzeybatısında, İran Azerbeycan’ı denen bölgede kurulu modern görünümlü, derli toplu bir şehir. Nüfusun çoğunluğunu Azeri kökenli İranlılar oluşturuyor. Şehir tarihi açıdan da önemli, 12. yüzyılda Karakoyunlu Devleti’ne, Şah İsmail döneminde Pers İmparatorluğu’na başkentlik yapmış. Çaldıran Savaşı’nda uğranılan yenilgi sonucunda, Osmanlı İmparatorluğu karşısında kentin güvenliği sağlanamadığından başkent Qazvin olmuş.
Kentin toplu halde korunmuş kısmı bulunmamakla birlikte yer yer tarihi yapılar ve gezmeye değer yerler göze çarpıyor, çoğu merkezdeki Kapalıçarşı çevresinde. Anglikan Kilisesi, Azerbeycan Müzesi, Şairler Türbesi, Kajar Müzesi bunlardan bazıları. Şehrin güneydoğusundaki Elgoli Parkı da güzel, içinde gölet var, kalabalık ve gürültüden bir anda uzaklaştırıyor insanı, tıpkı İstanbul’da Yıldız Korusu’na gitmek gibi.
Tebriz’de bulunmanın benim için bina görmekten daha ilginç yanı yerli halkla sohbet etmekti. İnsanın kendi anadiliyle yabancı bir ülkede iletişim kurabilmesi ilk kez yaşadığım bir deneyimdi güzelmiş, malum yeryüzünde buna imkan sağlayan pek fazla ülke yok. İran halkı yardımsever ve nazik, karşılaştığı yabancıların gönüllerini hoş tutmak için gayret gösteriyor her koşulda, nereden geldiğinizi bilmeden ve önemsemeden iletişim kurmaya çalışıyorlar, bunu yabancı dil bilmeyenler bile kendi üsluplarınca yapıyor. Sokakları dolaşmaya başladığım ilk saatlerden itibaren kendimi adım başı insanlarla sohbet ederken buluyordum. Önceleri Türkiye’den geldiğim ve onlarla benzer dili konuştuğum için böyle olduğunu zannetmiştim, ancak İran’ın farklı bölgelerine gittikçe, bu durumun etnik kökenden bağımsız bir toplumsal karakterin varlığından kaynaklandığını gördüm.
İran’ın bu bölgesinde yaşayan insanların bir şekilde Türkiye’ye ilgileri ya da ülkemiz hakkında bilgileri var. Örneğin yemek yediğim pizza dükkanının sahibi Ahmet Bey’in, daha önce ayakkabı mağazası varmış ve malı İstanbul’dan getiriyormuş. Kapalıçarşı’nın girişinde eşarp satan Rıza’nın tezgahındakiler de Türkiye’den ithaldi. Türk televizyonlarını izleyen insanlar da az değil.
Arabayı Kapalıçarşı’nın yakınındaki caminin(Jameh Mosque diye geçiyor) sokağına park ettiğimde karşılaştığım Cemal bana sıkı bir güncel İran özeti geçti. Emekli kalburüstü bir imamın şoförlüğünü ve korumalığını yapıyormuş, kendisi aslen polismiş. Ülkedeki molla sınıfının ayrıcalıklarından bahsetti. Mollalar ve aileleri ekonomik ve sosyal açıdan gayet müreffeh bir hayat sürüyorlarmış. Cemal “İran’da devlet zengin, millet fakirdir. Mollalar memleketin yağını balını gönüllerince yiyorlar, biz de üç kuruş maaşa adamları kolluyoruz, bakalım daha ne kadar sürecek.” dedi. Türkiye’yi görmek istiyormuş, ama belli ülkeler dışında yurtdışına çıkması yasakmış. Yanımda İbrahim Tatlıses, Ebru Gündeş, Sibel Can’ın müzik CD’lerini getirsem çok makbule geçecekmiş, benden ısrarla onların albümlerini istedi..